Umran Dergisi Eylül 2026/385. Sayı Çıktı!

 

ÖZGÜRLÜĞÜ BEKLERKEN…

Raşid Gannuşi, Çağdaş İslâmcı Söylem ve Eksik Parçalar


Raşid Gannuşi, dizginsiz kapitalizmin daha da tehlikeli yeni bir aşamaya, dijital feodalizm aşamasına doğru ilerlediği vasatta hapsedildi. Arap ayaklanmalarının mayalandığı Tunus’a damga vuran Nahda’nın tasfiyesi ise ülkenin en önemli hareketlerinden birinin ortadan kaldırılışının sembolü. Tunus, Gannuşi vesilesiyle tekrar dünya gündemine geldi ancak kayda değer güçlü itirazlar yükselmedi. ‘Uluslararası’ kurumlarla aktörlerin ilkesel davranmadığı zamanlarda susmak mı yoksa aktivizm mi seçilmeli? Yoksa kimi zaman gerçekliğin bir adım gerisine çekilmeyi zaruri kılsa bile yazmak ve düşünmek de etkili ve geçerli bir karşı çıkış biçimi olabilir mi? Bu sualler bizi neticelerinden hemen emin olamayacağımız seçimlere götürüyor.


Öncelikle şunu çok iyi idrak etmeliyiz ki Gannuşi’nin hayatı modern Tunus’un tarihidir ve Seyyid Kutub ile Malik bin Nebi’nin düşünceleri arasında dalgalanan çağdaş İslâmcı söylemin de. Habib Burgiba, Zeynelabidin bin Ali ve Kays bin Said despotluklarının onun siyasi hayatını nasıl doğrudan doğruya etkilediğini görürüz.  Ancak Tunus despotluğu klasik despotluklardan daha uzun ömürlü olmuş bir “tür” despotluğudur. Bu ülkedeki despotluk sömürgeci Fransız jakobenliği ile Batıcı laikliğin sert uygulamalarını eklektik biçimde bir araya getirmişti. Despotların hemen her dönemde “dünya siyasetinin kuytusunda” kendilerine nasıl bir yer açtığını, Yasemin Devrimi ile ümitlerin arttığını ve yeni tarz despotun Tunus’ta tekrar güç kazandığını görüyoruz.


Elbette mevcut Tunus rejimini yalnızca despotluğun ya da bildiğimiz anlamda otoriterliğin geri dönüşü olarak görmenin yetersiz olduğu çok açık. Rejimin zorbalığına ve zulmüne maruz kalan Gannuşi’nin buna rağmen uğruna mücadele verdiği ilkeleri terk etmemesi, onun asıl mücadelesinin günübirlik siyasi nutuklardan daha derin bir zeminde şekillendiğini kanıtlıyor. Yenilgiyi bütün çıplaklığıyla kabul etmek zorunda kalmıyor çünkü sıfır noktasından yeniden başlamak diye bir şeyin mümkün olmadığını tecrübelerinden biliyor.


Şuur, Arapça “şeara” kökünden gelir; yaşayarak, tecrübe ederek, hissederek bilmektir. Gannuşi genelde uzlaşmacı tavrıyla anılır ancak onun düşünürlüğü sadece buna indirgenemez, birbirinden çok farklı konularda şuurlu görüşlere sahiptir. Mesela İslâm’ı insanların hayatında ve geleneklerinde değil, Kur’ân’da, sünnette ve âlimlerin eserlerinde bulduğumuzu söyledi. Çünkü gelenekler tabiatı icabı İslâmî pek çok unsur içerdiği gibi İslâm dışı birçok şeyi de barındırır. Ona göre toplum liberallerin savunduğunun aksine fertlerden değil ailelerden oluşur. Savunduğu özgürlük de uzlaşmacılığı gibi gündelik siyasi pratiklerin ötesine geçen anlamlara sahiptir. İbadeti özgürleşmeye doğru bir adım gören Gannuşi açısından özgürlük, kişinin kendisini denetleyebilme ve kendisine sahip olabilme kudretidir. Eşitlik de özgürlüğün anlamları arasındadır zira özgürlüğün temel sonuçlarından biri adalettir ve adaletin neticelerinden biri ise aynılık anlamına gelmeyen eşitliktir.


Buna göre Müslümanlar eşit insani değerlere sahip olmaları cihetiyle kardeş sayılırlar ve hiç kimse diğerinden üstün olduğunu ileri süremez; çünkü hepimiz aynı topraktan yaratıldık.  İşte bu yüzden Gannuşi, yalnızca çağdaş İslâm dünyasının mühim siyasi aktörlerinden biri değil, aynı zamanda özgürlük, şûra, insan hakları, çoğulculuk ve anayasal düzen üzerine geliştirdiği fikirlerle İslâmcı siyasi düşünceye yön vermiş bir şahsiyettir. Ayrıca umutsuzluk, şiddet, nihilizm ve intihar bağlamında dedikleri de kıymetlidir. Nitekim günümüzün gerçek sorunu, dünyanın saçma veya boş olduğuna dair hissiyatın adı olan nihilizm ve anlamsızlık duygusudur.


Gannuşi, tefekkürü entelektüel bir faaliyet olmanın yanında dünyaya karşı bir mesuliyet üstlenmeyi gerektiren ahlaki ve hikmetli bir eylem konumuna yerleştirir. Gannuşi’nin siyasal alanla ve kadınlarla ilgili değerlendirmeleri İslâm dünyasının mevcut problemlerini göz ardı etmeden hakikatleri söyleme cesaretiyle ve ahlaki bir duruş sergilemesiyle de görünürlük kazandı. Kendisi İslâm dünyasını bölmek için ümmetin tam kalbine yabancı bir düşman olarak İsrail’in yerleştirilmesini eleştirirken savaş suçlusu Ratko Mladic gibilerinin Bosna’da yaptığı katliamları da gündeme taşıdı. Gannuşi’nin bakış açısına göre Filistin’deki zulümler sömürgecilikten kaynaklanan toprak istilasından başka bir anlama gelmemektedir.


Gannuşi haklı olarak Filistin meselesini sadece siyasi bir problem saymaz, ona göre mesele aynı zamanda bir medeniyet meselesidir. Bu, İslâm ümmetinin kendisini, iradesini, özgün perspektifini yitirmesini, kendi medeniyet anlayışını hayata geçirmekten yoksun kalışını ifade eden bir sorundur. Ona göre ümmetin her bir ferdinin kalbi Filistinlilerin uğruna mücadele verdiği topraklar için atmalıdır. Diğer yandan yeryüzündeki yaygınlığı düşünüldüğünde ümmetin yok edilmesi imkânsızdır. Ümmetin birçok yenilgiye uğraması ya da arzulanan canlılıktan uzaklığı onun yitip gittiği çıkarımını yapmayı mümkün kılmaz. Çünkü mağlubiyetler ümmetin hayatiyetini etkilememekte, varoluşsal bir tesir bırakmamaktadır. Bilakis ümmet tüm sıkıntılara katlanmayı bilmiş, bunlardan alacağı dersleri almış, dış kaynaklı tüm büyük tasallutların üstesinden gelmeyi başarmış ve saldırganları topraklarından kovmaya muvaffak olmuştur. Mahmud Derviş’i hatırlatırcasına “kimsek oyuz/ hâlâ buradayız biz/ büyük hayallerimiz var/ yaşıyoruz, hayattayız…/ ve devamı var hayallerin/ öyleyse bil kim olduğunu…/ olmak için.” der Gannuşi.


İslâm, bizleri bu dünyada ve ahirette huzur ve mükâfatlara kavuşturacak salih ameller işlemimizi emreder. Ne olursa olsun, kimliğin asıl tanımı nasıl hissettiğimiz değil, ne yaptığımızdır. Aynı zamanda yaratıcımız bizleri şeytanın yolundan, kötülüğün ve hedonizmi besleyen arzuların peşinden gitme konusunda uyarmış, ayaklarımız kaydığında yeniden tevbe etmemizin yolunu açık tutmuştur. Dolayısıyla insan sürekli mücadele hâlindedir ve Allah bu mücadelede zafer için direnme araçlarını da bize vermiştir. Her şeyden önce kendi ölçülerimizin neler olduğunu öğrenmemiz gerekiyor. Gannuşi’nin de vurguladığı üzere “Müslümanlar iyimserdir; çünkü kötülüğe karşı bir savaşı kaybetseler dahi yeniden güç toplayıp üstün gelme ümidine sahiptirler. Allah iyiliği sever ve her zaman yeni bir fırsat vardır. Bu yüzden umutsuzluk yoktur, umutsuzluk İslâm’da günah sayılır. Çünkü iman iyimserlik anlamı taşır ve imanın anlamlarından biri ‘başını suyun üstünde tutmaktır’. Kişi Allah’ın kendisini kendi hâline bırakmayacağına daima inanmalıdır. Hiçbir zaman yalnız hissetmemeli; Allah’ın hep yanında olduğunu bilmelidir. Nitekim Allah denizdeyken Hz. Musa’ya ‘Üzülme, zira Allah seninle beraberdir.’ diye seslenmiştir.”


Hiç şüphesiz bu satırlar hakikatleri anlamak hususunda basiretimizi açar, çevremizde gördüklerimize dair bakış açısı kazandırır ve hayatımızı yorumlarken bize yol gösterir. Unutmayalım ki elimizdekinin kıymetini bilmeden hakikatin üstünü örtenlerin geri adım atmasını bekleyemeyiz.


Yeni sayımızda buluşmak temennisiyle…


Umran 

 


  • Sayı: 386
  • Sayı: 385
  • Sayı: 384
  • Sayı: 383
  • Sayı: 382
  • Sayı: 381
  • Sayı: 380
  • Sayı: 379
  • Sayı: 378
  • Sayı: 377
  • Sayı: 376
  • Sayı: 375
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :