Editör Nisan 2026, Sayı: 380, Sayfa: 1
Gazze’deki soykırımın suç ortaklarından ABD’nin yerleşimci kolonyalizm projesi İsrail’le birlikte İran’a saldırıları gerek bu ikili ile sınırlı olmayan Batı ittifakını gerekse dünyayı daha kötü bir duruma soktu. Batı artık “ideolojik bir kılıf” bulmakta zorlandığı için çıplak güç politikalarına sarılmış vaziyette. Bölgedeki askerî tırmanmanın daha fazla yıkım ve daha büyük bir ekonomik kriz getireceği muhakkak. Petrol fiyatlarındaki her yükseliş, özellikle kırılgan ekonomiler için sadece bir maliyet artışı değil, aynı zamanda ekonomik baskının ve borç sarmalının başlangıcıdır. Artık herkes yarım asırlık neoliberal dönemin sakladığı şu gerçeği anladı: Kapitalizm ders kitaplarında anlatılanın aksine sadece piyasa ve sözleşmelerden ibaret değildir; özünde savaş, kölelik ve devlet şiddetini barındıran siyasi bir yapıdır. Dolayısıyla bir tahakküm ilişkisi olan sömürgecilik, günümüz dünya politikasını anlamlandırmak için gerekli olan anahtar kavramların başına gelir.
Kendisinden beklenmeyen ölçüde direniş gösteren İran’ın saldırılarının çoğu sabit hedeflere yöneldi; özellikle bölgedeki ABD hava üsleri ile İran’a potansiyel düşman görülen ya da ABD ile bağlantılı ülkelerdeki sabit hedeflere. İran’ın az sayıda hava savunma sistemine sahip olduğu ya da sistemlerinin körleştirilmiş veya etkisiz hâle getirildiği görülse bile hibrit savaşta insanlı görevler etkilidir ve ciddi maliyete yol açmaktadır. İran’ın füzelerle İsrail hava savunmasını kevgire döndürmesinin yanında bölgedeki balistik füze, drone ve seyir füzesi kapasitesinin ABD’nin büyük savaş gemilerini “oturan hedef” hâline getirmesi gibi durumlar Şer İttikakı’nı panikletti. Gelişmeler, 1990’larda savaşın geleceğinin insansız hava araçlarına ve uydu tabanlı istihbaratın sağladığı olağanüstü hedefleme hassasiyetine dayanacağını yazanları da haklı çıkardı.
Frankfurt Okulu’nun iki önemli temsilcisi Adorno ve Horkheimer 1950’lerde müşterek kaleme aldıkları bildirilerinde şunu yazmışlardı: “Bu Arap haydut devletleri, yıllardır İsrail’e saldırmak ve oraya sığınan Yahudileri katletmek için fırsat kolluyorlar.” Horkheimer, başka bir yerde ise “İnanıyorum ki Avrupa ve Amerika, refah ve adalet söz konusu olduğunda tarihin şimdiye kadar ürettiği muhtemelen en iyi medeniyettir.” diyecektir. Batı merkezli ve kolonyal körlüğe sahip bu geleneği sürdüren Habermas gibi isimler Gazze soykırımı sürecinde İsrail ile dayanışma sergilerken sadece bir anlık refleks göstermediler bilakis derin bir medeniyet hiyerarşisine dayanarak hareket ettiler. “Seçici duyarlılık” tarzı malum Habermas’ın yükselen ‘antisemitizm’ konusunda endişelerini dile getirirken, 11 Eylül sonrası tırmanan İslâmofobi hakkında tek bir kelime etmediğini de hatırlamamız lazım. Hâsılı Siyonist oluşumu savunmayı kendi sorumluluğu gören Habermas (ve benzerleri) ile çılgın Trump arasında bir fark yok.
Şu hâlde asıl önemli olan, modern jeopolitiğin en temel kavramlarından kolektif Batı’nın, Epstein’in medeniyetinin bizi birer birer yenmesine izin vermemektir. Şu anda Türkiye devletiyle, halkıyla İran’a destek vermektedir. Daha açık bir ifadeyle İslâm ümmetinin Sünni parçası olan halkımız, ümmetin Şii kesimi İran’ın yanındadır. Bunu sürdürmeli, tereddüt edenleri ikna etmeliyiz. Küresel düzlemde ABD-İsrail şeytani birlikteliğine karşı açık ve kesin bir tavır alınmaktadır. Batı’nın “tabii çekirdeği”ni oluşturan ABD, İngiltere ve Fransa arasındaki ayrışmalar Batı’daki dekompozisyon (parçalanma) sürecinin hız kazandığının işareti. Avrupa’daki kültürel ve dinî kırılma hatlarının jeopolitik sonuçları da dikkat çekiyor. Özellikle Protestan kuzey ülkeleri ile Katolik-Latin güney arasında derin bir zihniyet farkı oluştuğu inkâr edilemiyor.
Hadiseler çağımızı anlamak için bir ipucu sunuyor mu? İster askerî ve ekonomik saldırılar ister Hıristiyan Siyonizm’i olsun, isterse işsizlik, göç, şiddet veya uyuşturucu gibi şu an karşı karşıya bulunduğumuz durumlar olsun, bütün bu milletlerarası meselelerde, içten ve derinden bir ilişki mevcut mu? Elbette var, artık herkes egemen Batı’nın gerçek yüzünü görmüştür; o yüz Epstein’dır. Bu, öldürülen İranlı kız öğrencilerdir. Bu, Gazze’deki on binlerce bebektir. Hiç kimse “Bilmiyordum, görmedim, farkında değildim!” diyemez. Bu mazeret artık geçerli değildir. Herkes görmüş ve herkes bilmektedir. Türkiye’de olsun dünyanın başka yerinde olsun entelektüeller, analistler Siyonist komplo, Büyük İsrail ve küresel kapitalist elitler hakkında konuşmaya başlamıştır. Her şey gerçek adıyla anılmaktadır. Bu, ihtiyatlı bir iyimserliğe ilham vermektedir.
Siyonist oluşumun çıkarlarına öncelik veren Trump, suikastlar, sivil altyapıların bombalanması ve öğrencilerin katledilmesi ile anılıyor. Hedeflerinden hiçbirini gerçekleştiremezken dünya başta enerji olmak üzere çok farklı krizlerle boğuşmaya başladı. Hürmüz Boğazı’nın kapanması sebebiyle dünya ekonomisinin çöküşün eşiğine geldiğinin işaretlerinden biri bazı ülkelerde enerji kısıtlamalarının fiilen yürürlüğe konulmasıdır. Trump’ın “savaşın sis perdesi” müzakereler konusundaki çelişkili ifadeleri ise iki ihtimali akla getiriyor; karşımızda ya akli melekelerini yitirmiş bir kral var ya da ne yapacağını bilemeyen, çaresizlik içinde debelenen bir lider var.
Üçüncü Dünya Savaşı, her ne pahasına olursa olsun kolektif Batı’nın hegemonyasını korumak ve güçlendirmek isteyenlerle çok kutuplu insanlık arasında yürütülmektedir. Başlayan savaş tüm şiddetiyle sürmektedir. Ancak şu husus göz ardı edilmemelidir: ABD’deki kimi karar vericilerin bir Haçlı Seferi mantığıyla hareket etmesi, modern savaş hukukunun ve stratejisinin reddi olarak görülse de bu, Batı’ya yön veren zihin kodlarının gün yüzüne çıkmasından başka bir anlama gelmiyor.
Şurası açık: Aydınlanmacı ve rasyonel bir tartışma projesinden bahsedenlerin gizlediğinin aksine Batı rasyonalitesinin sömürgecilikle nasıl iç içe geçtiğini kavradığımız günlerdeyiz; geçmiş tamamen ortadan kalkmış değildir, ancak gelecek çoktan gelmiştir. Sömürgeciliği hesaba katmayan bir modernite felsefesi eksik kalmaya mahkûmdur. Milletlerin, günümüz dünyasında olup biten kahredici ve içler acısı gerçekleri bütün çıplaklığıyla haykıranlara kulak vermesi gerekiyor.
Yeni sayımızda görüşmek temennisiyle…
Umran