Mülteci Hayatlar: Hâlimizin Aynası -Suriyeliler, Söylentiler ve Kardeşlik-

 

     Editör                                    Eylül 2019, Sayı: 301, Sayfa: 1

Türkiye’de son zamanlarda Suriyeliler konusu bir yerlerden verilen bir talimatla yürütülürcesine adeta yeniden alevlendirildi. Sosyal medyaya yansıyan dikkat çekici beyanlar, yıllardır süregiden gidişatın bir krize işaret ettiğini gösteriyor. Suriyelilere atık muamelesi yapan zihin kendi olağanüstü hâl mantığı içinde bu insanları sosyal dışlama pratiğine dönüştürmek istediği için onlara bir istisna mantığı içinde yaklaşıyor. Malum istisna hâli hakların askıya alınmasını ifade eder. Suriyeliler sosyal iğrenme nesnesine dönüştürülerek egemen norm içinde bir çıplak hayata yani tüm siyasi varlığından, haklar pratiğinden soyularak salt biyolojik bir varlığa indirgeniyor.

Aslında söylenen yeni bir şey yoktur ve denilenin özeti “Zamanı geldi, artık bunlar memleketlerine gönderilmeli ve bir daha yenileri asla alınmamalıdır. Bundan sonra daha sorunlu olabilirler…” Suriyelileri devletin beslediği, tümünün iş güç sahibi olduğu, yerlilerin ekmeğini ve hakkını çaldığı, hepsinin lüks ve konfor içinde yaşadığı, Türkiye vatandaşlarından daha güzel mekânlarda tatil yaptıkları, şeklindeki söylentiler beraberinde kişisel eksikliğini, genel kusurları bir yere
yönlendirme meraklısı kitlelerce dillendirilince şiddete hazır bir atmosfer şekillendiriliyor. Fakat şunu da göz önüne alalım: Bu kampanya, ülkenin ciddi sorunlarla partallaştığı bir dönemde daha çok da hükümetin köşeye sıkıştırılması amacına yöneliktir. Bunun aynı zamanda, müslümanların duyarlılıklarını törpülemeye yönelik olduğu da çok açıktır. İslâm kardeşliği hatırlatmasına yapılan alay da bunu göstermektedir. Mültecilere sahip çıkan seküler çevrelerin bile kardeşlik söylemini kolayca ötekileştirici dilin hanesine yazabilmesi bununla alakalı olsa gerek.

Ulusalcı holiganizmin neo-faşist yapısı malum, onlar bu ülkede su katılmamış bir biçimde ırkçı tutuma sahip olduklarını sözleriyle/davranışlarıyla gösterdiler. İçinden geçtiğimiz içler acısı dönemin garip olan tarafı ise şu; dün ırkçılığın nesnesi olan Kürtlerin, devletin ezdiği solcuların, sistem tarafından hep kusulan İslâmcıların bazılarının bu ulusalcı koronun yurttan sesler vokali hâline gelmeleri. Aslında ülkemizin önemli bir gerçeği ciddi bir düşünsel gelişmeden çok konfora göre oluşan bir yaşam biçimi farklılığıdır. Sosyal politik inanış ve düşünüşlerde, sol kanat insanlarla muhafazakâr dindar insanlar arasındaki ortak çizgi de buradan meydana gelmektedir. Hâlbuki Suriyeliler sığınmacıdırlar. Türkiye açık bir katliam yaşayan bu insanlara yardım etmek durumundaydı ve yapılması gerekeni yaptı. Konforu için buna itiraz etmenin bir iman zaafı olduğunu tereddüt etmeden ifade edebiliriz. Unutulmamalıdır ki “Ben vermesem iyiden aç kalacaklar” düşüncesi ahlaki değil, şeytani bir aklileştirmeden ibarettir. Suriyelilerin doğru düzgün bir şekilde ağırlanmalarını, dillerini öğrenmelerini, kendilerini çekip çevirmek için ihtiyaç duydukları yardımı vesaire sağlayacak imkânları hasretmekten daha tabii ne olabilir?

Suriyelilerin Türkiye’ye “Arap” görünümü kazandırmasından duyulan rahatsızlığı solcu olduğunu söyleyen kesimlerden sıklıkla duymamızın başlıca sebebi, Batı merkezli görme ve yaşama gerçekleridir. Bu çevreler başta olmak üzere sığınmacılara karşı toplumsal bakışı olumsuz etkileyen temel sebep söylentilerdir. Meselenin bir diğer yüzü de şu: Başından beri Ortadoğu’daki isyanlara, Türkiye entelektüel havzasında hatırı sayılır bir kesim kuşkuyla baktı. Ayaklanan kitlelerin
manipüle edildiği, küresel istikbarın oyuncağı ve bölgesel tasarlama operasyonunun bir parçası oldukları şeklindeki iddialar günden güne yaygınlık kazandı. Oysa kardeşini ve komşunu söylentilerle tanıyorsan, yanılmadığına nasıl emin olacaksın? Medya ve sosyal medya bu konuda olumsuz bir rol oynuyor maalesef. Siyasal sebeplerle Suriyelilerin karıştığı olaylar bütün sığınmacıları hedef alacak şekilde dile getiriliyor. Şüphesiz insanımızın geniş bir kesimi, şahsen veya grupça, sivil toplum kuruluşları üzerinden bu konuyla ilgilenmektedir. Bunların pek çok kere olduğu gibi büyük çoğunluğu küresel Türkiye muhalifliğinin dışında, İslâmî duyarlılığa sahip kişiler ve kuruluşlardır ve bu insanların bu olağanüstü dönemlerinde kendilerine yardımcı olmaya çalışmaktadırlar

“İnsan düşmeye görsün” denir Anadolu’da, refah içinde bir yaşam sürerken varını yoğunu bir anda kaybetmiş insan için. Müslüman, dini ve ırkı, milliyeti ne olursa olsun sığınmacıya yardım etmek durumundadır. Sığınmaya olumlu cevap vermek, hakemlik vb. gibi konularda olduğu gibi tüm kadim kültürlerin kabul ve riayet ettiği bir yüksek değerdir. Bu yüksek değerler bir dine veya ırka bağlı olmaksızın vardırlar. Suriyeliler ya da daha başka sığınmacılar, insanın olduğu her yer gibi burada da sorunlar doğurabilir. Bunların sahipleri kalırlar veya giderler, her şey bir biçimde değişebilir. Ama topluma sirayet eden hedonist ahlakın kalıcı olmasından endişelenmek gerekir. Evet, her şey geçer, ama böylesi süreçlerde müslüman kimliğinin taşıması gereken yüksek değerler aşınmamalı, müslümanlar kişiliklerini bu değerlere dayalı ahlakla inşa edebilmelidir. Bu konuda ısrarcı olunmalı; çünkü bu diğer sorunların da çözüm anahtarıdır.

Yeni sayımızda buluşmak dileğiyle.

Umran


  • Sayı: 301
  • Sayı: 300
  • Sayı: 299
  • Sayı: 298
  • Sayı: 297
  • Sayı: 296
  • Sayı: 295
  • Sayı: 294
  • Sayı: 293
  • Sayı: 292
  • Sayı: 291
  • Sayı: 290