Kıskaçtaki Türkiye -İdlib, RAND Raporu ve Varolma Mücadelesi

 

         Editör                                   Mart 2020, Sayı: 307, Sayfa: 1

       İdlib’teki katliamların da gösterdiği gibi kabuğunu kırmaya çalışan Türkiye dış politika ve güvenlik konusunda çok büyük bir kırılma ve krizle karşı karşıya. Karşımızda, perde arkasında ne tür bir antlaşma yaptıkları belli olmayan küresel güçler var. Sıkıştıkça birinden diğerine koşuşturduğumuz Rus ve Amerikan mengenesinde “müttefiklik” kavramı artık anlamını yitirdi. Sadece ikisi değil elbette, Avrupa ekseni, Arap dünyasının iş birlikçi yönetimleri ve başkaları da Türkiye’yi kandırmakta, yapılan antlaşmalara uymamakta ve ülkeyi ateşin içine atmak için var gücüyle uğraşmaktadır. Anlaşılan o ki Türkiye’nin birçok alandaki atılımları başkalarına ciddi bir rahatsızlık verdi ve ülkenin kendi başına bırakılmaması noktasında açıkça dillendirilen bir mutabakat oluştu.

     Dünya dengelerinin sallandığı şu günlerde, Suriye’deki kargaşanın ülkemiz açısından doğurduğu tehditler, Gezi olayları ile ilgili verilen berat kararı, Türkiye’nin baş döndürücü gündemi ve iç politikadaki çalkantılar ile ortalık toz duman içinde! İşte böylesi bir süreçte Ocak ayının başlarında yayımlanan RAND’ın Türkiye raporundaki belli kısımlar üzerinde durulması gerekiyor. RAND, ABD Savunma Bakanlığı’na araştırma raporları ve analizler hazırlayan bir düşünce kuruluşu. 1948’den beri faaliyette olan bu kuruluşun raporları CIA, Pentagon ve ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından dikkate alınıyor ve önerilerinin büyük bir kısmı hayata geçiriliyor. Türkiye hakkında daha önce yayınlanan ve dergimizin belli aralıklarla bazı bölümlerini ek olarak okuyucularıyla paylaştığı başka raporları da var RAND’ın. 

      Raporun Türkiye’yi yeniden ABD’ye “itaatkâr müttefik” hâline getirmek için nerelerin kaşınacağı, nerelere kalıcı yatırım yapılacağı ve kimlerle uğraşılacağına dair bize bir hayli ipucu sağladığı su götürmez bir gerçek. Hiç şüphesiz Türkiye bütün bu alanlarda gerekli tahkimatı fazlasıyla yaparak hareket edecek bundan sonra. Özellikle Suriye, Irak, İran, Rusya ve Avrasya Türk dış politikasının istim üstünde olacağını gösteriyor bu rapor. Türkiye darbe başta olmak üzere her zaman, her türlü müdahale ile karşı karşıyadır ki RAND Raporu da -artık nasıl olacaksa- bunun yapılması gerektiğine işaret etmektedir. Bazı yorumcuların dediği gibi İstanbul yerel seçimleri muhalefeti umutlandırmış olsa bile henüz bir seçim darbesi ile sonuç alma şanslarının olmadığını bilmektedirler.

     RAND Raporu’nun insanın sinir uçlarına dokunan bazı kısımları var. Örneğin, Cumhurbaşkanı Erdoğan, neredeyse bir diktatör yerine konup eleştirilirken; Fetullah Gülen’den “Sufi İslâmî hareketin gönüllü olarak sürgüne giden lideri” diye övgüyle söz edilmektedir. Böylece daha önceki raporlarda bahsedilen “ılımlı İslâm” politikasının “sufi” aktörünün kim olduğu da açıkça telaffuz edildi aslına bakılırsa. Türkiye’nin otoriter bir yapıya bürünerek gittikçe milliyetçi bir çizgiye kaydığını, bunun da onu “zor müttefik” hâline getirdiğinin altını çiziyor rapor. Türkiye içinde de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, dini söylemi bırakarak milliyetçiliği ön plana geçirdiği ve İslâm’ı dönüştürdüğü noktasında birtakım eleştiriler(!) yapılmaktadır. Elbette bu konjonktürel gelişmenin İslâm bağlamında, riskli hatta beklenmeyen olumsuz sonuçlar doğurabileceği söylenebilir. Ancak bu gelişme, kendine gelmeye çalışan ve dolayısıyla da bir kuşatma altında bulunan Türkiye’nin devreye sokmak zorunda kaldığı ve kabul etmek gerekir ki kolayca kaçınamayacağı bir refleksle açıklanabilir.

     İşin gerçeği ABD’nin bundan sonra sokak hareketlerine daha fazla ihtiyacının olacağı gözüküyor. Kaldıki bu ilişki ve etkileşimde, fiilen milliyetçilik ve İslâmcılık etkenlerinden hangisinin daha baskın çıkacağı kolayca kestirilemez. Böylesi bir süreçte İslâmcılık milliyetçileşir, milliyetçilik İslâmlaşır. Şu anda yaşanan fiili gerçek de budur. Vakıa Türkiye’de din çerçevesinde milliyetçilik en ılımlı dönemlerinden birisini yaşamaktadır.

     Unutmamak gerekir ki fertlerine şahsiyetli olma bilincini kazandırabilen bir ufuk ve bilinç sahibi olabilseydik, belirleniyor olmayacaktık. Toplumlarımıza yön ve istikamet tayin etmek amacıyla yazılan raporlar ve yapılan çalışmalar bizim entelektüel ve siyasi bilincimizin zaaflarla malul oluşundan ve (bununla birlikte) kolaylıkla sevk ve idare edilebileceğimize dair yerleşmiş kanaatten dolayıdır.

     Küresel çevrelerin oyunlarının farkında olan ve bu oyunlara karşı farkındalık oluşturan İslâmcılık ve İslâmcılar, hedef hâline getirilmiştir ve getirilmeye de devam edilecek gibi görünüyor. Hedef kılmanın nedeni, fikri olarak İslâmcılık hareketini yok saymaya ve onu tümüyle tasfiye etmeye matuftur. Karşılaştığımız güçlükler ve zulümler nedeniyle sadece Batı’yı, ABD’yi, Rusya’yı, İsrail’i suçlamak yerine öncelikle kendimize dönüp bakmamız gerekmektedir. Müslümanlar ya üzerlerine düşen görevi yaparak bu ateşten kurtulacak ya da hep birlikte yanacaklardır.

     Türkiye’nin, dönemsel şartların zorladığı edilgenliği aşabilmesi için evvela nereye ait olduğuna, hangi değer sisteminden ilham alması gerektiğine karar vermesi gerekmektedir. Sonrasında ise maruz kalınan dönüştürme siyasetleriyle mücadele edebilecek bir bilincin inşası yolunda canla başla çaba gösterilmelidir. İçinde bulunduğumuz buhranlı dönemin hayırlı sonuçlar doğurması için, artık, derdi davası olan insanların bir araya gelmesi, beraber yürüyerek “Biz” olması gerekmektedir.

Yeni sayımızda buluşmak üzere...

                                                                                Umran


  • Sayı: 308
  • Sayı: 307
  • Sayı: 306
  • Sayı: 305
  • Sayı: 304
  • Sayı: 303
  • Sayı: 302
  • Sayı: 301
  • Sayı: 300
  • Sayı: 299
  • Sayı: 298
  • Sayı: 297