Unutulmaz İz Bırakan Mütefekkir Şair Sezai Karakoç -Diriliş Cephesi, Düşünce ve Edebiyat-

 

    Editör                                       Kasım 2022, Sayı: 339, Sayfa: 1

Merhum Sezai Karakoç, kültürel bakımdan çorak ve tek-sesli bir ortamda, inandıklarıyla şekillenen dünya görüşü doğrultusundaki fikrî ve edebî eserleriyle dönemini ve kendisinden sonra gelen pek çok nesli derinden etkilemiş ve hâlen de etkilemeye devam eden değerli bir mütefekkir şairdir. Şiir sağanaklarını bir araya getiren Gün Doğmadan adlı kitabının son şiiri “Ağustos Böceği Bir Meşaledir”in son dizesinden hareketle söylersek ardında unutulmaz bir iz bırakmıştır. Bugüne kadar Sezai Karakoç’un sanatı ve düşünceleri bağlamında çok sayıda akademik çalışmanın yapılması, bilimsel toplantılar düzenlenmesi, hakkında kitaplar yazılması, dergilerde özel sayılar ve dosyalar hazırlanması bununla bağlantılıdır.

Biz de Umran olarak, müstesna şairi vefatının birinci senei devriyesinde anmak istedik. Bu sayının içeriğini ve sınırlarını belirlerken Sezai Karakoç’un hayatından, şiirlerinden ve düşüncelerinden kesitler sunarak okurları onun yazdıklarına yöneltmeyi arzuladık. Mütefekkir şairin metinlerini çözümler ya da irdelerken farklı bakış açılarının, farklı okumaların ve yaklaşımların bir arada ve yan yana bulunmasının zihin dünyamıza farklı bir boyut ve zenginlik katacağını düşündük. Umuyoruz ve inanıyoruz ki 1960’lardan itibaren kendi kültür havzasından, bir noktaya gelmiş tüm isimlerin hemen hemen tamamına yakınına dokunmuş, etkilemiş ve onların istikametini bulmalarında rol oynamış bir ismin serinkanlı bir biçimde değerlendirilmesi aynı zamanda kendi gerçekliğimiz, umutlarımız ve tarihimiz üzerine esaslı bir muhasebenin kapısını aralayacaktır.

Yakinen bildiğimiz üzere Türkiye başta olmak üzere İslâm toplumları, ölmediklerini, kelimenin tam anlamıyla var olduklarını, ölmeyeceklerini önce kendilerine, daha sonra bütün dünyaya göstermek, ispat etmek savaşını vermektedirler. Elbette bu büyük mücadele tek cepheli ya da tek boyutlu bir savaş değildir; var olmanın bütün alanlarında çok kapsamlı bir mücadele sürdürülüyor. Diyebiliriz ki İslâm milletince, inanç, düşünce, ahlak, sanat, edebiyat, hayat tarzı, yönetim ezcümle hayatın tüm alanlarını kapsayan bir medeniyet, toplum, devlet ve tarih boyutlarıyla kimliğimizin büyük imtihanı verilmektedir.

Bu sebeple Sezai Karakoç’un yazdıklarını yeniden bu şuurla okumak sadece bir dönemin zihniyetini anlamaya yardımcı olmakla kalmaz aynı zamanda Türkiye’nin yeniden İslâmlaşmasının farklı tezahürleri üzerinde de tefekkür etmeyi mümkün kılar. Hiç şüphe yok ki Türkiye’nin son yüzyılında İslâmcılık Mehmet Âkif, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç ihmal edilerek, onlar görmezden gelinerek anlatılamaz. Karakoç’un zikrettiğimiz iki isimle birleşen ve ayrılan yönleri bize onun şairliğinin ve karakterinin açık bir portresini verebilir. Mesela Âkif’teki radikal eleştirinin Karakoç’ta yerini daha yumuşak bir söyleme bıraktığı söylenebilir. Gerçi 1960’ların ikinci yarısında yayımladığı bir şiirinde “Ey yeşil sarıklı ulu hocalar” derken biraz Âkif’i andırmaktadır Karakoç… “Her evde kutsal kitaplar asılıydı/Okuyan kimseyi göremedim/Okusa da anlayanı göremedim” derken de…

Sezai Karakoç’un şairliği ile mütefekkir yönünü, sanatı ile mücadelesini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Eserlerinde sıklıkla diriliş fikri üzerinde duran Karakoç, bu kavramı sanatının, hayatının merkezine alırken insanın İslâm’la dirilmesini gözetmiştir. Kendisi İslâm dünyasının üçüncü bir aşamadan geçtiğini düşünüyordu. Ona göre bu aşamada “ma’şer-i şuur” yahut kolektif bilinç sahibi Müslümanlar yükselişe geçecektir. Diriliş kavramını İslâmî entelektüelin yükselişi çerçevesinde ele alan Karakoç, bununla beraber uzun zaman sindirilen İslâmî şiarların gün yüzüne çıkacağını yazmıştır. Bu yönüyle ideal bir insan ve toplum modeli çerçevesi çizmesi bakımından da düşünceleri üzerinde durulması gerekmektedir.

İnsanın yaratılış sırrı gereği, bir hakikat arayışı içerisinde olduğunu düşünen Sezai Karakoç, tarihsel bir olgu olan ve kendini tanımak ve akla uygun davranmak demek olan bilgeliği bütün boyutlarıyla yaşamıştır. Hakikat ve ahlak temelinden hareketle hayatı kuşatan bir bütünlük içinde söyledikleri ile yaptıklarını estetik ve uyumlu davranışlar geliştirerek pekiştirmiştir. Bütün bilgeliklerde olduğu gibi temel çerçeveyi ahlak üzerinden çizmiş ve bu suretle onda ahlak, eylemler hakkındaki yargılarda baskın bir yere sahip olmuştur.

Sezai Karakoç, mevcut siyasi atmosferi kavramış, yeni bir fikre ve umuda ihtiyaç olduğunu görmüş ve bunu geliştirmenin yollarını aramıştır. Üstelik bu fikriyatın yeni kuşağa hitap edebilecek şekilde yeni bir dil ve üslupla olması gerektiğinin ayırdına varmıştır. Kur’ân’ı, sünneti yeniden anlamak Sezai Karakoç’un içtihada ve eleştirel düşünceye verdiği önemi göstermesi bakımından mühimdir. Bu yönüyle Âkif’in “Doğrudan Kur’ân’dan alarak ilhamı asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı” söylemiyle ortak paydada buluşmaktadır. Ona göre varlık, mutlak hakikat ve nisbi hakikatler dünyası olarak ikiye ayrılır. Mutlak hakikat ise kendisini nisbi hakikatler dünyasına bildirir. Vahiy mutlak hakikatin kendisini anlatması, Kur’ân ise mutlak hakikatin ebedîleşmiş abidesidir. Öte yandan Karakoç’un Hızırla Kırk Saat kitabını yahut başka metinlerini ele alanlar, içindeki birtakım menkıbelere takılıp kalırlar. Karakoç evet, menkıbelerden, masallardan, efsanelerden istifade etti ama uzun soluklu ve anlatı tarzında kurguladığı Hızırla Kırk Saat’le ve Taha’nın Kitabı’yla medeniyeti sahiplenen tüm kesimleri Kur’ân’a davet etmiştir. Bu ise hiç şüphesiz edebiyatın ve şiirin insanı tanımada, insana ulaşmada, insanı yeniden kendisiyle ve hakikatle buluşturmada hâlâ en güvenilir ve emin yollardan biri olmasıyla bağlantılıdır.

Denilebilir ki Sezai Karakoç’un metinlerindeki ayrıntılara bakıldığında fark edilebilen önemli tespitler de bulunmaktadır. Türkiye’deki Batılılaşma politikalarını eleştiren Karakoç, ele aldığı meseleleri hep asıl kimliği bağlamında öze dönüş düşüncesiyle tahlil etmiştir. Mesela Yunus Emre odaklı eserini 1950’li yıllardan itibaren Batıcı aydınların dile getirdiği maddeci, akılcı, pozitivist, hümanist Yunus Emre tasvirlerine haklı ve güçlü bir eleştiri şeklinde okuyabiliriz.  Bu bakımdan onun yazdıkları hakkında birtakım tahliller yapabilmek için, temel fikrî metinlerini Türkiye’deki gelişmeleri, tartışmaları, olayları dikkate alarak okumak anlamlı olacaktır. Elbette başta Ortadoğu olmak üzere İslâm âlemi ve dünyadaki olaylar da diriliş çerçevesinde yorumlanmıştır.

Ne var ki son dönemin yazarları hatta gazetecileri tarafından bunun yeterince denendiği söylenemez. Hâl böyle olduğu için İslâm dünyasını her zaman esasta bir millet, İslâm milleti olarak düşünen Karakoç’un Mısır’da Muhammed Mursi’nin şehadeti bağlamındaki manifesto niteliğindeki yazısı hiçbir surette tartışılmamıştır. Bu sebeple şiirleri başta olmak üzere, denemeleri, incelemeleri, günlük yazıları, düşünce metinleri, söyleşileri, hatıraları ve elbette konuşmaları tarihsel perspektifi gözden kaçırmadan ayrı ayrı ve derinlikli incelemeleri, değerlendirmeleri hak ediyor.

Özgün ve öncü mütefekkir şair Sezai Karakoç’a, bir kere daha rahmet dilerken, İslâm âleminin uyanmasını ve köklü değişim ve dirilişin gerçekleşmesini Cenab-ı Allah’tan diliyoruz. Yeni sayımızda buluşmak umuduyla.

Umran


  • Sayı: 358
  • Sayı: 357
  • Sayı: 356
  • Sayı: 355
  • Sayı: 354
  • Sayı: 353
  • Sayı: 352
  • Sayı: 351
  • Sayı: 350
  • Sayı: 349
  • Sayı: 348
  • Sayı: 347