SOLUN HÂLLERİ: Siyasal Maneviyat Arayışları, Devrimci Şiddet ve Entelektüel Kibir

 

O rtadoğu ve Türkiye’de yaşanan son derece kritik gelişmeler, birkaç yıldır dünya gündeminde İslâm ve
bununla birlikte İslâmcılık tartışmalarını hareketlendirdi. Türkiye özelinde bakıldığında 2007 yılı, bir
anlamda hem AK Parti hem de İslâmcılar açısından önemli bir tarih olarak anılabilir. Ardından Arap Baharı
sürecinde yaşanan/yaşanmakta olan gelişmeler İslâm’la ilgili tartışmaları daha da arttırdı. Son günlerde
IŞİD özelinde yapılan yorumlar bir yanıyla dolaşımda olan enformasyonun ne kadar belirleyici olduğunu
gösterirken diğer yanıyla Müslümanların içinde bulunduğumuz döneme ilişkin değerlendirmelerinde karşımıza
çıkan fikri açmazları daha da belirgin kıldı.
Şimdiye kadar, İslâm eksenli konular başta olmak üzere şiddet, siyasal arayışlar, sekülerleşme, dönüşüm,
neoliberalizm gibi konularda yapılan tartışmalarda solun bariz bir şekilde etkili olduğu ve İslâmcıları
nesneleştirdiği görüldü. Siyasi arenada çoğu zaman dillendirilen ve klişeye dönüşen bir husus var: “Sol
muhalefet eksikliği”. Oysa ciddi olarak bakıldığında memlekette eksik olan şeyin sol muhalefet değil sol
muvafakat olduğu görülecektir. Çoğunluğunu sömürgelerin oluşturduğu Batı dışında kalan dünya ise
-solun muhalif tutumunu benimseyerek-, Batıya özgü diyebileceğimiz dini, teknolojik, ekonomik ve politik
yaşanmışlığını taklit etme gafletinden bir adım geride kalmamış, ihraç edilen eski dünyanın yıkıntıları ile
oyalandıkları süreci Hıristiyanlaştırma, kolonizasyon, dekolonizasyon ve küreselleşme gibi tarihsel evrelerinde
ucuz birer karnavala dönüştürmüşlerdir. Gezi Parkı olayları ve son olarak da, mutedilliğin siması
olarak alkışlanan HDP eş başkanı Selahattin Demirtaş’ın savaş çağrıları bu açıdan tekil olmayan iki örnek.
Yine aynı şekilde, sosyalist solun kaybedişten muzdarip halinden dolayı “Beyaz Türk”lerin mağduriyetinden
dem vurmaya başlaması ilginç olmanın yanında trajiktir de. Son yıllarda doğrudan halka ilişkin çoğu
konuda bile solun milletine ne derece yakın ya da yabancılaşmış olduğunu yakından görmek mümkün.
Sol daha çok “iktidarın kullanımı, iktidarın paylaşımı” ve hayat tarzı üzerinden eleştiri geliştirme derdinde.
2013 sonrasında AK Parti üzerinden onu tümüyle İslâmcılıkla özdeş kılarak kurduğu İslâmcı karşıtlığında
referans aldıkları David Harvey, Slavoj Zizek, Alain Badiou vs. isimlerin, “özgürlük ve eylemlilik” gibi temel
kritik süreçlerinin sonunda vardıkları sonuçları Türkiye’ye taşımakta oldukları dikkate alınırsa bir manada
1970’li yılların havasını teneffüs etmek istedikleri sonucuna ulaşılabilir.
Bununla bağlantılı olarak solun şiddet pratiklerinin üstü genellikle örtülmeye çalışılıyor. Bugüne kadar
sol içi şiddet pratiklerinin dalaşma bir konu olmanın dışında herhangi bir bilimsel bir araştırmaya konu
olmaması düşündürücüdür. Sol-içi şiddet edimleri konusunda “sol aktörlerin” suskunluğun nedeni olarak, o
dönemde siyasal sosyalleşmesini gerçekleştirmiş isimlerin bir biçimde siyasal süreçlerin içerisinde devam
etmelerini gösterebiliriz. Ayrıca, gerek sol tarih çalışan akademisyenler, gerekse de toplumsal hareket
olarak solu araştıran bilim insanlarının reddedilemeyecek açıklıktaki bir olgu karşısındaki suskunluğu akademik
alanın bağlanımlı bakış açısından yapılandığının tipik bir ifadesidir.
Gezi Parkı olaylarını bir yeni umut, sosyalizm için statü alanı, belki biraz taban ve söylem oluşturma
çabalarının zaman zaman duygusallaştığı, patetik hale dönüştüğü ve sol romantizme evrildiği anlar Türk
fikir hayatı için önemli sahneleri arasındadır. İslâmcıları ve Recep Tayyip Erdoğan’ı hegemonyacı ve kibirli
olarak tavsif eden solun, kendi kibrini sorgulamak bir yana böylesi bir durumun varlığından bile bihaber
oluşu dikkat çekicidir.
Bir başka açıdan yeni bir teori olmaktan ziyade, teolojiyi uygulamada yeni bir yöntem olan kurtuluş
teolojisinin devleti ve dini hiyerarşileri rahatsız etmesiyle ilgi odağı olması da gündeme gelmekte.
Yoksulların ve dışlananların harekete geçmesi amacıyla sosyal teori ile Hıristiyan geleneği arasında ortak
bir dil tutturmaya çalışılmasının neticesi olan ve endüstri sonrası toplumların siyasal maneviyat arayışına
uygun düşen siyasi fikirlerin İslâm ekseninde inşa edilmeye çalışılması sol açısından ciddi bir çelişkidir.
İçinde bulunduğumuz hac aylarının ve Kurban Bayramı’nın yaratılış gayemizi düşünmemize, gafletlerden
kurtulmamıza vesilesi olması dileğiyle…

 

EDİTÖR                                                  Ekim 2014, Sayı:242, Sayfa:1

Ortadoğu ve Türkiye’de yaşanan son derece kritik gelişmeler, birkaç yıldır dünya gündeminde İslâm ve bununla birlikte İslâmcılık tartışmalarını hareketlendirdi. Türkiye özelinde bakıldığında 2007 yılı, bir anlamda hem AK Parti hem de İslâmcılar açısından önemli bir tarih olarak anılabilir. Ardından Arap Baharı sürecinde yaşanan/yaşanmakta olan gelişmeler İslâm’la ilgili tartışmaları daha da arttırdı. Son günlerde IŞİD özelinde yapılan yorumlar bir yanıyla dolaşımda olan enformasyonun ne kadar belirleyici olduğunu gösterirken diğer yanıyla Müslümanların içinde bulunduğumuz döneme ilişkin değerlendirmelerinde karşımıza çıkan fikri açmazları daha da belirgin kıldı. Şimdiye kadar, İslâm eksenli konular başta olmak üzere şiddet, siyasal arayışlar, sekülerleşme, dönüşüm, neoliberalizm gibi konularda yapılan tartışmalarda solun bariz bir şekilde etkili olduğu ve İslâmcıları nesneleştirdiği görüldü. Siyasi arenada çoğu zaman dillendirilen ve klişeye dönüşen bir husus var: “Solmuhalefet eksikliği”. Oysa ciddi olarak bakıldığında memlekette eksik olan şeyin sol muhalefet değil sol muvafakat olduğu görülecektir. Çoğunluğunu sömürgelerin oluşturduğu Batı dışında kalan dünya ise -solun muhalif tutumunu benimseyerek-, Batıya özgü diyebileceğimiz dini, teknolojik, ekonomik ve politik yaşanmışlığını taklit etme gafletinden bir adım geride kalmamış, ihraç edilen eski dünyanın yıkıntıları ile oyalandıkları süreci Hıristiyanlaştırma, kolonizasyon, dekolonizasyon ve küreselleşme gibi tarihsel evrelerinde ucuz birer karnavala dönüştürmüşlerdir. Gezi Parkı olayları ve son olarak da, mutedilliğin simasıolarak alkışlanan HDP eş başkanı Selahattin Demirtaş’ın savaş çağrıları bu açıdan tekil olmayan iki örnek. Yine aynı şekilde, sosyalist solun kaybedişten muzdarip halinden dolayı “Beyaz Türk”lerin mağduriyetinden dem vurmaya başlaması ilginç olmanın yanında trajiktir de. Son yıllarda doğrudan halka ilişkin çoğu konuda bile solun milletine ne derece yakın ya da yabancılaşmış olduğunu yakından görmek mümkün. Sol daha çok “iktidarın kullanımı, iktidarın paylaşımı” ve hayat tarzı üzerinden eleştiri geliştirme derdinde. 2013 sonrasında AK Parti üzerinden onu tümüyle İslâmcılıkla özdeş kılarak kurduğu İslâmcı karşıtlığında referans aldıkları David Harvey, Slavoj Zizek, Alain Badiou vs. isimlerin, “özgürlük ve eylemlilik” gibi temel kritik süreçlerinin sonunda vardıkları sonuçları Türkiye’ye taşımakta oldukları dikkate alınırsa bir manada 1970’li yılların havasını teneffüs etmek istedikleri sonucuna ulaşılabilir. Bununla bağlantılı olarak solun şiddet pratiklerinin üstü genellikle örtülmeye çalışılıyor. Bugüne kadar sol içi şiddet pratiklerinin dalaşma bir konu olmanın dışında herhangi bir bilimsel bir araştırmaya konu olmaması düşündürücüdür. Sol-içi şiddet edimleri konusunda “sol aktörlerin” suskunluğun nedeni olarak, o dönemde siyasal sosyalleşmesini gerçekleştirmiş isimlerin bir biçimde siyasal süreçlerin içerisinde devam etmelerini gösterebiliriz. Ayrıca, gerek sol tarih çalışan akademisyenler, gerekse de toplumsal hareket olarak solu araştıran bilim insanlarının reddedilemeyecek açıklıktaki bir olgu karşısındaki suskunluğu akademik alanın bağlanımlı bakış açısından yapılandığının tipik bir ifadesidir. Gezi Parkı olaylarını bir yeni umut, sosyalizm için statü alanı, belki biraz taban ve söylem oluşturma çabalarının zaman zaman duygusallaştığı, patetik hale dönüştüğü ve sol romantizme evrildiği anlar Türk fikir hayatı için önemli sahneleri arasındadır. İslâmcıları ve Recep Tayyip Erdoğan’ı hegemonyacı ve kibirli olarak tavsif eden solun, kendi kibrini sorgulamak bir yana böylesi bir durumun varlığından bile bihaber oluşu dikkat çekicidir. Bir başka açıdan yeni bir teori olmaktan ziyade, teolojiyi uygulamada yeni bir yöntem olan kurtuluş teolojisinin devleti ve dini hiyerarşileri rahatsız etmesiyle ilgi odağı olması da gündeme gelmekte. Yoksulların ve dışlananların harekete geçmesi amacıyla sosyal teori ile Hıristiyan geleneği arasında ortak bir dil tutturmaya çalışılmasının neticesi olan ve endüstri sonrası toplumların siyasal maneviyat arayışına uygun düşen siyasi fikirlerin İslâm ekseninde inşa edilmeye çalışılması sol açısından ciddi bir çelişkidir. İçinde bulunduğumuz hac aylarının ve Kurban Bayramı’nın yaratılış gayemizi düşünmemize, gafletlerden kurtulmamıza vesilesi olması dileğiyle…

 


  • Sayı: 300
  • Sayı: 299
  • Sayı: 298
  • Sayı: 297
  • Sayı: 296
  • Sayı: 295
  • Sayı: 294
  • Sayı: 293
  • Sayı: 292
  • Sayı: 291
  • Sayı: 290
  • Sayı: 289