SAİD HALİM PAŞA'YI YENİDEN DÜŞÜNMEK -Buhranlarımız, Arayışlar ve Fikrî Benzerlikler-

 

      Editör                                         Aralık 2021, Sayı: 328, Sayfa: 1

Ebedî âleme göçen mütefekkir şair Sezai Karakoç’un düşüncelerini açıkladığı hakikat tohumu yazılarında, kitaplarında, konuşmalarında ve bildirilerinde altını ısrarla çizdiği hususlardan biri şudur: “Milletimiz İslâm milletinin dünü, bugünü ve yarını iç içe şuurumuzda canlı olarak bulunmalıdır ki hep uyanık olalım ve başımıza gelen felaketleri bir daha yaşamayalım.”

İşte, kelimenin tam anlamıyla merak uyandırıcı hayatı ve bizi bugün de meşgul eden sorulara cevap veren düşünceleri sebebiyle Said Halim Paşa da genelde İslâm âleminin, özelde Osmanlı Devleti’nin yaşadığı buhranları geçmiş ve gelecek perspektifiyle ele almıştır.  Yazdıkları bizlere, meselelere Müslümanca bir bakış açısının nasıl geliştirilebileceğini ve bu konuda çelişik olmayan, arı, kendi kaynaklarından beslenen bir zihin haritası oluşturmanın mahiyetini göstermektedir. Ruhça yozlaşmış ve çölleşmiş Batı’yı ve Doğu’yu, tüm yeryüzünü yeniden yeşertmek için İslâmlaşmak teklifini sunmuştur. Kim ne derse desin, Müslümanların bağımsızlıklarını, inançlarını, maddi ve manevi bütün varlıklarını, şeref ve haysiyetlerini korumaları için olmazsa olmaz bir şarttır İslâmlaşmak.  Said Halim Paşa, İslâm’ın hakikatini kavramadan saptırılmasına, özünden uzaklaştırılıp sadece dış görüntüden ibaret bırakılmasına razı olmamıştır. Zor zamanlarda yaşandığına bakmaksızın, yanlışa, kötülüğe, fikrî ve toplumsal buhranlara karşı durmuş, bize, meselelerin nasıl kavranması gerektiği noktasında örnek olmuş ve hayati derecede önemli bir fikrî miras bırakmıştır. Aslında onu İslâmcılığın İkinci Meşrutiyet dönemindeki entelektüel güzergâhının; Mehmet Âkif'in ifadesiyle “ümmetin en büyük mütefekkirlerinden biri” kılan hususiyet de en temelde budur.

Serinkanlılık, diğer bir ifadeyle soğukkanlılık, toplumun huzur ve selametini her kaygının üstünde tutan mütefekkir olmanın gereklerindendir. İmparatorlukların ulus devletlere dönüştüğü, sömürgeciliğin ayyuka çıktığı sarsıntılı/çalkantılı sürecin önemli bir mütefekkiri ve siyasi aktörü olan Said Halim Paşa’nın metinleri kendi içerisinde senkronizedir. Ancak çeşitli yazılar arasında farklı tonlara sahip bir görüntü ortaya çıkar. Örneğin muhafazakâr tonları bariz Meşrutiyet metninde iktidar ve devlete dayanan bir perspektif göze çarpar. Oysa İslâmlaşmak risalesinde daha çok İslâmcı ve yenilikçi bir yaklaşım dikkat çekerIslahatımızın esasları bağlamında Müslümanların Batılılardan alacaklarının sınırlı ve belirli olduğunu ifade eder. Kendisinin Buhranlarımız adıyla bir araya getirilen metinlerinde üzerinde önemle durduğu temel problem, saplantılı düşünceler ve zehirli tohumlar saçan Batılılaşmadır. Daha da önemlisi bu trajik durum nesillerin gerçek bir kimlik-kişilik, ruh ve görüş sahibi olmalarını da engellemiştir. Ona göre Batı toplumlarından alınan meşruti sistem ve diğer siyasi kurumlar, kavramlar milletimizin telafisi zor zarar ve kayıplara uğramasına sebep olmuştur. Mütefekkirimiz, İslâm âleminin manevi değil, maddi bakımdan geri kaldığını düşündüğünden, Batı’dan istifade etmenin onlarda gördüklerimizi aynen almak anlamına gelmediğini belirgin kılar. Sezai Karakoç’un İslâmcı duyarlılığını şiir düzleminde somutlaştıran Hızırla Kırk Saat kitabındaki “Ey yeşil sarıklı ulu hocalar” nidasını hatırlatırcasına Müslümanların ahlaki bakımdan yozlaşması sorumluluğunu dini anlatmakla görevli zümreye yükler. Her bir Müslüman kavmin, İslâm ahlakını kendi karakterine göre uyarladığını, böylece dinin hayat verici esaslarından uzaklaştıklarını dile getirir.   

Şüphesiz mesele sadece bunlarla sınırlı değildir: Said Halim Paşa her milletin kendi toplumsal yapısına uygun kurumlarını tarihî ve sosyo-kültürel şartlar içinde kendisinin teşekkül ettirmesi gerektiğini savunur. Altüst oluşun dağdağası içinde en gerekli, en güncel, en hayati olan budur. Bunun dışındakiler ikinci plandadır. Tepeden modernleşme yöntemi ile Batı’dan alınan birtakım kurumların değiştirilmesiyle toplumsal ilerleme ve gelişmenin gerçekleştirilemeyeceğini ileri sürer. Böyle bir yöntemin toplumsal çöküşü beraberinde getireceğini ve toplumun kendine yabancılaşacağını düşünür. Gerçek ve kalıcı kurtuluş ve varoluşa odaklanan Said Halim Paşa toplumların modernleştikçe dinden uzaklaşacaklarını öngören sekülerleşme teorisinin İslâm toplumuna uymayacağını savunmaktadır. Sekülerleşme günümüzde ciddi şekilde eleştiriye tabi tutulsa da onun yaşadığı dönemde, Batı dünyasında sorgulanamaz bir doğru kabul ediliyordu. Peter Berger’in “sekülerleşme kâhinleri” dediği bu sosyal bilimciler son üç asır boyunca dinin sonunun geldiğini iddia etmişler hatta dinin tamamen ortadan kalkacağı kesin tarihi bile vermişlerdi.

İslâm âlemi yüz yılı aşkın bir zamandır dağınık ve sahipsizdir. Her türlü saldırıya uğramış, başına gelmeyen felaket kalmamıştır. Hâlen, en acı şekilde, istila, işgal, yakıp yıkma, yok etme, çökertme saldırılarıyla boğuşup durmaktadır. Yaşananlar, her şeye rağmen Müslümanların kalıcı birliklerini kurmaları gerektiğini, başka bir çözümün, seçeneğin ve çarenin olmadığını göstermektedir. Öte yandan uzak/yakın tarihimizde görülen saldırıların ya da uğradığımız kayıpların hep içte patlak veren ayrışmaların ertesinde olması, bir tesadüf olmayıp önceden hesap edilmiş hareketlerin sonucu meydana geldikleri de bir gerçektir.

Said Halim Paşa, herkesin hukuk önünde eşit olduğu ancak herkese, kişilerin şahsi yeteneklerini köreltecek şekilde eşit uygulamalarda bulunulmasının doğru olmadığı görüşündedir. Ferdin nitelikli hâle gelmesinin toplumu üstün konuma getireceğini, bunun da toplumsal dayanışmanın ve dolayısıyla İslâm kardeşliğinin önünü açabileceğini ileri sürmektedir. Ona göre devlet başkanı, bütün yetki ve sorumluluklara sahip olmalı, Allah’a ve millete karşı tek sorumlu olmalıdır. Devlet başkanının en önemli görevi, tabii olarak şeriatın bütün esaslarıyla hâkimiyetini sağlamak ve onun icrasını gerçekleştirmektir. Bu bakımdan, aklı başında her yönetici kısa vadeli düşünmemeli; geleceği düşünerek kıymetsiz tartışma ve kavgalardan uzak durmayı bilmeli. 

Müslümanlar, birlik ve beraberlik içinde, kendi medeniyetlerini en ileri seviyeye getirerek, insanlık düşmanlarının kötülüklerine engel olmak için ayakta dimdik durma sorumluluğuyla karşı karşıyadırlar. Bu noktada Said Halim Paşa ile Sezai Karakoç’un aydınların İslâm milletini ilgilendiren gelişmelere odaklanmalarını, enerjilerini ve umutlarını İslâm birliğine ve bütünleşmesine yönlendirmelerini sahici kurtuluş için tek çare olarak gördüklerini bir kez daha belirtmekte fayda var. İnanıyoruz ki, önümüzdeki çağlarda insanlığın muhtaç olduğu yeni medeniyet ve insanlık atılımının yurdu ve milleti, yine bizim yurdumuz ve bizim milletimiz olacaktır. Her defasında söylendiği gibi: Umut, İslâm’da ve uyanıp dirilirsek, biz Müslümanlardadır.

 Zamana ve insana dürüst bir ilgiyle bakan Said Halim Paşa ile Sezai Karakoç’un metinlerinin başka âlim ve mütefekkirlerin eserleri gibi, çıkış yolu arayışları bağlamında üzerinde düşünülmesi gereken zengin bir malzeme sunduğu su götürmez bir hakikattir. Entelektüellerin yanlış yönde ilerlediğini düşündükleri ülkeyi, başka bir şekilde değiştirebilecekleri inancını taşıdıkları kendini hissettirmektedir. Her iki mütefekkirin dikkat çekişlerinin, İslâm âleminin başına gelecek felaketleri önlemek amacını taşıdığı apaçık bir gerçektir. Meseleyle ilintili, neredeyse rastgele seçilmiş pasajlar söz konusu benzerliğin temel niteliğini ortaya koymaya yeter. Mesela bütün meselelerimizin, sıkıntılarımızın, çıkmazlarımızın kaynağını Batılılaşmada görmüşlerdir. Çok daha önemlisi, İslâm’ın yeniden dirilişi onun yeniden kendi kavramları ile düşünülmesi, mevcut kavramların ihya edilmesi, gerekli kavramların da yeniden inşa edilmesi ile eşsiz medeniyetimizi yeniden diriltmenin büyük atılımını sağlamamız gerektiğini vurgulamışlardır. Düşüncelerini yansıtan eserlerinin sayfaları arasında gezindikçe her birine neler borçlu olduğumuz kolaylıkla anlaşılabilecektir.

Bu vesile ile buhranlarımızı, taassubu, çöküşe yol açan sebepleri, fikrî ve siyasi problemleri ele alan mütefekkir Said Halim Paşa’yı ve Müslümanlığını insanlık türküsünün mukaddimesi kabul ederek İslâm’ın ve insanlığın dirilişini entelektüel titizliği ile ince ince işleyen Sezai Karakoç’u rahmetle anıyoruz. Onların yolunda, davamızda bizi diri, yanlışlıklardan korunmuş tutup ahirete yüzü ve alnı ak ulaştırmasını Cenâb-ı Allah’tan diliyoruz.

                                                                                                                                                                                                                                                                Umran


  • Sayı: 351
  • Sayı: 350
  • Sayı: 349
  • Sayı: 348
  • Sayı: 347
  • Sayı: 346
  • Sayı: 345
  • Sayı: 344
  • Sayı: 343
  • Sayı: 342
  • Sayı: 341
  • Sayı: 340