Umran Ekim 2022/338. Sayı Çıktı!

 

KRİZLER ÇAĞINDA YOKSULLUK

Küresel Kapitalizm, Borçlu Dünya ve Yoksulluğun Boyutları

Günümüzde ekonomik sorunlar diğer sorunlara göre daha öncelikli durumda. Çünkü insanlar geçim kaygısı ve kavgası ile meşguller. Öyle ki ekonomik faktörler hükûmetlerin varlığının devamı veya çöküşlerinde, siyasilerin başarıları veya başarısızlıklarında, memnuniyetsizliğin artmasında veya azalmasında en önemli faktör durumundadır. Hatta şu anda dünyanın her tarafında meydana gelen savaşların neredeyse tamamı ekonomik özelliğe sahiptir.

Hayli zamandır görülmemiş bir hızla köklü değişikliklere yol açarak küreselleşen kapitalizmin, korona salgınında topladığı muazzam güçle hız verdiği dijitalleşme odaklı yeni yapılanma sürecinin aynı zamanda dünyanın borçluluğunu arttırdığı, daha da arttıracağı ortada. Salgınla merkez bankalarının durmaksızın para bastığı, orta sınıfın küresel çapta eridiği, bireysel borçlanmanın zirve yaptığı bir süreç yaşanıyor. Borç, kapitalist ekonomi için bir tehdit olmak şöyle dursun, neoliberal projenin tam merkezini teşkil etmektedir.

Borcun siyasallaşması bağlamında 2021 yılında dünya ülkelerinde toplam borç dağılımı incelendiğinde, hane halkının 56,9 trilyon dolar, finansal olmayan şirketlerin 88,8 trilyon dolar, kamunun 88,1 trilyon dolar ve finansal şirketlerin 69,8 trilyon dolar borcunun olduğu görülüyor.  Bir filozofun dediği gibi “Yüksek düzeyde borçlanma özgür olmayı henüz başaramadığımızın bir kanıtı değil mi? Sermaye bizi tekrar borçlu kılan yeni bir Tanrı değil mi? Kapitalizm, günahtan arınmak yerine, günah yükleyen bir kültün ilk örneğidir.”

Kaldı ki küresel ekonomi 1980’li yıllardan beri, işgücünün küreselleşmesi, otomasyonun artması ve her şeyin ötesinde büyük finans, büyük ilaç ve büyük teknoloji şirketlerinin büyümesiyle çarpıcı bir dönüşüm geçirmişti. Bu dönüşümün alametifarikası servetin gitgide yukarıdaki mülk sahiplerine rant biçiminde yeniden dağıtılmasıdır. Zamana, bağlama ve araştırmacının baktığı yere göre değişse de rantiye kapitalizmi yükseldikçe maddi kaynakların bölüşümündeki adaletsizlikler artmış, çalışanlar bataklığa saplanmış, emeğine bel bağlayanlar hem göreli hem mutlak manada zeminlerini kaybetmiştir.

Türkiye’nin son dönemdeki gündeminden hiç düşmeyen hayat pahalılığı içinde bulunduğumuz krizler çağında, yoksulluğu yeniden gündemin ilk sıralarına taşımış durumda. Yoksulluğun en şiddetli hâline maruz kalanlardan ziyade söylemsel yoksulluktan yararlananların yorumları ise meseleyi daha da çetrefil kılıyor. “Bir oy deposu olarak yoksullar” söylemi siyaset ve yoksulluk münasebeti bakımından pek faydalı olmayan bir genelleme olsa da bazı gelişmeleri yeniden düşünmemiz faydalı olur. Gayrimemnunlar ittifakı üzerinden hedeflerine ulaşmak isteyenleri anlamak için Süleyman Demirel’e atfedilen “Boş tencerenin devirmeyeceği iktidar yoktur!” sözü hâlâ geçerliliğini korumaktadır.  

Öte yandan yoksulluktan, yoksullardan yana tavır koymuş gözükerek servet ve iktidar düşmanlığı yapmanın her zaman bir fantezisi, bir konforu var. Ama böylesi teoriler dünyayı değiştirecek, olup biteni düzeltecek bir çare ve çözüm sunamamaktadır, sunmamıştır. Zira gerçek açlık değil, söylemsel yoksulluk pek çok ahlaki değeri ortadan kaldırıyor; zenginde şükür, fakirde sabır bırakmıyor. Böylesi bir ortamda bunları düşünmek bile anlamsız hâle geliyor. Elbette bununla beraber insan haysiyetine yaraşır bir hayat sürdürmek için gerekli temel ihtiyaçlardan mahrumiyet hâli olarak derin yoksulluğun, işsizliğin ve açlığın meydana getirdiği sosyal patolojilerin varlığını inkâr etmek de mümkün değil. Bahsedilen maddi mahrumiyet, hayatın her alanını, insan varoluşunun bütününü kaplayan bir mahrumiyet ayrıca.  Gelişmeler, ahlak, kriz, toplumsal bölünme, varsıllık, paylaşma, yoksulluk, sadaka, infak, dayanışma gibi bir dizi kavramı yeniden düşünmeyi gerektiriyor.

Genel hatlarıyla yoksulluk, insanca hayat için gerekli olan yeterli ve iyi beslenme, barınma, sosyal koruma, sağlık ve eğitim gibi hizmetlerden yararlanma, toplumsal hayata katılma ve saygı görme haklarından mahrum olma durumu diye tanımlanabilir. Hayatı geçim mücadelesine indirgeyen, insanın düşünme melekesini, münasebetlerini ve diğer faaliyetlerini felç edici bir gelecek endişesine kıstıran yoksulluk, insanla birlikte toplumu da kötürümleştiren, geleceği gasp eden bir adalet meselesi olarak görülüyor. Yoksunluğu ihmal etmeden diyebiliriz ki yoksulluğun tek bir tanımı yapılamayacağı gibi, tek bir kıstası da yoktur.  

Günümüzde yoksulluğun nasıl yaşandığını anlamaya yönelik çalışmalar, yoksulluğun her kesim tarafından ve her coğrafyada aynı şekilde yaşanmadığından hareketle farklılıklarını ön plana çıkaran araştırmalar artmıştır. Öte yandan bazı uzmanlar, küresel kapitalizmde emek rejiminde yaşanan değişimlerin yol açtığı adaletsizliklerin toplumsallık üzerindeki yıpratıcı etkilerine karşı nihai bir çözüm üretemeseler de sosyal adaletin kurumsallaşmasına yönelik kayda değer adımlar olarak evrensel temel gelir ve temel hizmetler uygulamalarının önemine vurgu yapıyorlar.

Dünyayı yeniden şekillendiren kapitalizmin yeni aşamasında çalkantılı bir ekonomik değişimin içinde sancılı zamanlardan geçiyoruz. Uzun bir zamandır yoksulluk üzerinde durulup araştırmalar yayımlanmakta. Mesela, iş gücü piyasalarının çalışan lehine düzenlendiği Almanya’da çalışanların onda biri yoksul. Çeşitli biçimlerde tanımlanan yoksulluk günümüz şartlarında genellikle maddi getiriyle ölçülen bir duruma dönüşmüştür. Sadece ekonomik yoksullukla değil aynı zamanda temiz hava, temiz su, temiz toprak, temiz gıda yoksulluğuyla da karşı karşıyayız. Belirtildiği üzere yoksulluk belli bir çerçeveye sığdırmanın zor olduğu kavramlardan biridir. Aslında yoksulluğun her bir tanımı rastgele yapılmaz. Zira önünde sonunda yoksulluğun her bir tanımı yoksulluğun nasıl kavrandığını, dolayısıyla neler yapılması gerektiğine dair mesajları da içinde taşır.  

İslâmî hayatı canlandırmak için ekonomiyi; faiz ve rüşvet, yolsuzluk, rant diğer sakıncalı muamelelerden temizlemeye davet etmekte şaşılacak bir durum olmamasına rağmen, böylesi çabalar küçümsenebiliyor. Müslümanların, tam da şimdi kapitalist, neoliberal, postmodernist yaklaşımların, şirk-tuğyan-zulüm kaynağı olduklarını izhar etmeleri, bu yaklaşımlarla savaşmaları ve nihayetinde İslâm’ın adalet-hakkaniyet esaslı sosyal gerçeklik inşa etme iddiasını hayata geçirmeye çabalamaları gerekiyor. Kimileri yoksulluğa dikkat çekelim derken, kantarın topuzunu kaçırmakta, siyaset hırsları uğruna topluma bir değer boşluğu yaşatmaktadırlar. Buradan tatmini mümkün olmayan bir yoksulluk edebiyatı doğmaktadır. Bu durum ülkemizde birçok alanda yaşanan değer yoksulluğunun göstergelerinden biridir. Oysa yoksulluğun tümüyle ortadan kaldırılması mümkün değildir. Zaten genel olarak yoksullukla mücadele adı altında önerilenlerin kestirme çözümlerin ötesine geçemediği görülüyor. Kalıcı ve sistemik birtakım tedbirlerin alınması üzerinde dururken şu nokta çok daha önemli hâle gelmektedir: İktisadi yoksulluklar aşılabilir. Ancak ahlaki yozlaşmayla eşanlı yaşanan değer yoksulluğu yıkıcıdır, tahrip edicidir. Bu cendereden çıkmak için topyekûn bir mücadele şart.

 O hâlde yoksulların ve sağduyulu herkesin bilmesi, eylemesi gereken çaba ve çare, yoksullaştıran kapitalist sömürücülerle mücadele edilerek bulunabilir. Başarı sağlanamasa bile en haysiyetli, erdemli mücadele budur ve insanın insanı sömürmesine boyun eğmekten hem daha kazançlı hem daha kurtarıcıdır.

Yeni sayımızda buluşmak üzere…

                                                                                                                                  Umran


  • Sayı: 351
  • Sayı: 350
  • Sayı: 349
  • Sayı: 348
  • Sayı: 347
  • Sayı: 346
  • Sayı: 345
  • Sayı: 344
  • Sayı: 343
  • Sayı: 342
  • Sayı: 341
  • Sayı: 340