"Çokkültürcü" Irkçılık

Editör                                                            Aralık 2005, Sayı: 136, Sayfa: 1

Batılıların zihinlerimize yerleştirdiği pek çok klişenin değişmesi, pek çok ezberin de bozulması gerekiyor. Galiba bunların başında da, Avrupa’nın ve Batı uygarlığının demokrat, insancıl, eşitlikçi, multi-kültüralist/çok-kültürcü bir özelliğe sahip olduğu imajı geliyor. Zira bu yanılsama, Batılıların gerçekte Avrupa-merkezci, etnosentrik, ötekileştirici karakterini ve de entegrasyona bile mütehammil olmayan asimilasyoncu yapısını görmemizi, anlamamızı engelliyor. Evet, elitlerimizin, be-tahsis (son AİHM sillesi ile şaşkına dönen) ‘İslâmcı’ elitlerimizin artık Avrupa’nın gerçek yüzünü tanımalarının zamanı geldi de, geçiyor bile...

Hatırla(tı)rsak; bizde III.Selim ve II.Mahmut’la başlayıp Tanzimat-Meşrûtiyet-Cumhuriyet şeklinde devam eden Batılılaşma hareketleri büyük ölçüde Fransız etkisi altında gelişmiştir. 1789 sonrası Fransa’sının ulusçu, merkeziyetçi, jakoben karakteri Osmanlı ve Cumhuriyet aydınlarını derinden etkilemiştir. Farklı dinleri, dilleri, mezhepleri, ırkları, kültürleri huzur içinde yüzyıllarca bir arada yaşatmayı başarmış gerçek multi-kültüralist medeniyetin mirasçıları (‘miras yedileri’ mi demeliydik?!), özellikle Fransa’yı örnek alarak adem-i merkeziyetçi bir yapıdan katı merkeziyetçi yapıya, ‘devlet-ana’dan otoriter, totaliter ve ulusalcı bir devlet modeline geçmeyi, kurtuluşun yegane yolu olarak görmüşlerdir. Osmanlı sonrasında ise; aşırı merkeziyetçi, laikçi, ulusçu/Türkçü ve yukarıdan aşağı tek tip insan/yurttaş üretmek için bütün imkanlarını seferber eden bir devlet aygıtı vardır karşımızda.

İşbu tarihî-sosyolojik vakıayı gözönüne almadan, AB içinde “çok-kültürcü ırkçılığın” şampiyonu Fransa ile onun kötü bir kopyası olmaya çalışan Türkiye’de, ötekileştirici politikaların sebebiyet verdiği sosyal gerilimleri/patlamaları doğru okumak, anlamlandırmak ve çözümlemek mümkün değildir. (12 ulustan meydana gelen AB’deki Müslümanları “Onüçüncü Ulus” olarak isimlendirip ötekileştiren ve yok etmeyi planlayan zihniyet anlaşılmadan Fransa olayları, “Türkiye’de yalnızca Türk var” diyerek yüzyıllar boyu Türklerle kardeşçe bir arada yaşayan Kürt’ü, Arap’ı, Çerkez’i, Arnavut’u, Boşnak’ı yok sayan dar-ulusçu zihniyet sorgulanmadan Şemdinli olayları sağlıklı olarak tahlil edilebilir mi?)

Derginiz Umran, bu bağlamda, Fransa’daki olaylarla hemen hemen eş zamanlı olarak meydana gelen Şemdinli/Hakkari olayları arasında bir ilişki ve benzerlik kurmayı denemekte; AİHM’in başörtüsü hakkındaki son kararını da, AB’nin, Türkiye’de jakoben, yasakçı, tek-tipçi devlet modelini desteklediğinin bir göstergesi olarak değerlendirmektedir. Ve Umran, Türkiye’de sorumluluk makamında olan yöneticilere, sivil-asker elitlere tarihi bir tavsiyede bulunmaktadır: “İslam bu ülkenin çimentosu, harcıdır. Güneş sisteminde güneşin oynadığı rol neyse Türkiye’de ve İslam coğrafyasında İslam’ın üstlendiği rol de odur. Güneş yoksa gezegen sistemi de yoktur. İslam yoksa bu coğrafya, 8 şiddetindeki depremin yapacağı hasara eş bir hasar görür. Oluşan tsunami dalgaları her şeyi yerle bir eder. O nedenle İslam bir iç tehdit olarak sunulmaktan vazgeçilmelidirler.”(Yıldırım Canoğlu, s. 23)

Bu sayımızın kapak dosyası; Canoğlu’na ilaveten Mustafa Aydın, Tevfik Emin, Hakan Albayrak, Dilaver Demirağ, Ferhat Kentel, Ahmet Dağ’ın yazı ve görüşlerinden oluşuyor.

Ayrıca, AKV Başkanı Metin Alpaslan’ın AİHM’in başörtüsü kararı, Mazlum-Der Genel Başkanı Cevat Özkaya’nın Şemdinli olayları üzerine yorumlarını bu çerçeveye eklemeliyiz.

Yeni Umran’larda buluşmak duâsıyla.


  • Sayı: 300
  • Sayı: 299
  • Sayı: 298
  • Sayı: 297
  • Sayı: 296
  • Sayı: 295
  • Sayı: 294
  • Sayı: 293
  • Sayı: 292
  • Sayı: 291
  • Sayı: 290
  • Sayı: 289