Nasıl Bir Gelecek? -Devri Cedit, AK Parti ve Sorunlar-

 

24Haziran seçimleri sonrasında ortaya çıkan tablo, yöneticileri ve kanaat önderlerini İslâmî bir yönetimin ana ilkeleri üzerinde
bir kez daha ciddiyetle düşünerek, bu ilkeler ışığında, kendini muhasebeye çekmesini icbar ediyor. Her şeyden önce AK
Parti açısından üst kademeler başta olmak üzere öz-eleştirel tavrın yerini üstenci buyurgan yönelimin alması son derece ciddi
bir sorundur. Hataların işaretlenmesi ve yanlışlardan dönülmesi adına eleştiri yapmaya gayret sarf eden kişilerin derhal türlü
sıfatlarla mahkûm edilmesi kamusal tartışma imkânını engellemektedir. Taktik zaferlerden ziyade stratejik zaferler hedeflenmelidir.
Bazı siyaset erkânının olayların ve haberlerin mahiyetini tam öğrenmeden, ileri geri açıklamalar yapması, suçlamalarda
bulunması ve hakaret etmesi son derece yanlıştır. Siyasetçiler çok daha dikkatli olmalıdırlar ve şer ittifakı tarafından yürütülen
gayrimemnun üretmekle ilgili psikolojik harekâta katkıda bulunmamalıdırlar.
Sosyolojik savaş amaçlı 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı sarsıntıyla birlikte AK Parti’nin, kurulduğu günlerden bu
yana iç içe geçmiş evreler olarak tabir edebileceğimiz ve içinde muhafazakâr demokratlık, medeniyet perspektifi ve hatta
İslâmcılığı da katabileceğimiz ideolojik yönelimlerinde gerilemenin olduğu bir vakıa. Zaten darbe girişiminin ana hedefleri
arasında, İslâm dininin halk, özellikle gençler üzerindeki etkisini kırmak, zayıflatmak, yayılmasını engellemek, dini hassasiyeti
yüksek olan camia ve yapılara karşı büyük bir alerji, şüphe ve hatta düşmanlığın oluşmasını sağlamak, insanların birbirine
olan güvenini yıkarak her türlü dayanışmayı engellemek, toplumu yığın haline çevirmek yer alıyordu. AK Parti’nin milliyetçi
muhafazakâr bir partiye dönüşmesi, hak ve özgürlük taleplerini karşılamak bakımından kısırlaşması anlamına gelecektir. Bu da
dezavantajlı kesimler başta olmak üzere hak ve özgürlük taleplerinde bulunacak olanların AK Parti’den kopmasına yol açacak,
ardından bu kopuşlar bir fetret dönemi başlatacak. Çünkü belli değerlere gönül veren kesimlerin öyle ‘bundan koptum, şuna
gidiyorum’ demesi kolayca gerçekleşmiyor.
Unutulmamalıdır ki AK Parti toplumun tüm kesimlerini kucaklamaya çalışarak, toplumsal talepleri dikkate alarak ve vesayet
yapılarını gerileterek bu günlere ulaştı. Bu vasatta 3Y formülü yani yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele konusu
etkili oldu; bu politikalarda önemli mesafeler kat edildi, zaaflı görünen yönler ise kısa zamanda elde edilen ahlaki meşruiyet
sayesinde müsamaha ile karşılandı. Başka bir deyişle toplum yıllarca “yapmak istiyoruz ama yaptırmıyorlar” mesajını önemsedi,
samimiyeti, gayreti, çabayı doğru okumuş ve partiye olan desteğini bu ahlaki meşruiyet üzerinden verdi. Hatta 2007 şartlarında,
başörtüsü ve İmam Hatipler konusunda henüz ciddi adımların atılmadığı yıllarda şöyle bir husus dile getirilmişti: “AK Parti
Müslümanların sabrına güveniyor.”
Bürokraside ve teşkilatlarda halktan kopukluk ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca buraya teşkilatların
çalışmalarındaki isteksizlikler, menfaatlere dayalı iç çekişme, klikleşmeler vb. eklenebilir. Siyasal literatürde ‘nepotizm’ olarak da
adlandırılan eş-dost-akraba kayırmacılık had safhadadır. Artık bu kesimlere yönetimin çeşitli kademelerinde liyakat ve ehliyet
hilafına yer verilmesinin hiçbir izahı yoktur. Ankara’nın belirlediği adayların halkın ve teşkilat tercihlerinin önüne geçmesi; bazı
bölgelerde halkın temsilcisi konumunda olmayan ya da kötü şöhretli adaylarda ısrar edilmesi AK Parti’nin bir türlü aşamadığı
sorunların başındadır.
AK Parti, aradan geçen 16 yıllık süreç içerisinde, farklı iktidar varyasyonlarını deneyerek, sonuçta kendisini klasik ve
geleneksel sağ kulvara yerleştiren bir istikrara ulaştı. AK Parti seçmeninin Recep Tayyip Erdoğan sonrası hakkında bir kaygısı
ve fikri olmadığı gibi, muhalif seçmen de umudunu büyük ölçüde Erdoğan sonrasına saklamakta. Bunun ise bir dip dalga
yaratma kabiliyetinden yoksunluğu açıkça ortada. AK Parti şimdiye kadar kendisine gönül vermiş çevreleri temsil etmekten
vaz geçip açığa düşürürse bu gerçekten bir boşluk oluşturacak, bu boşluk da bir fetret dönemi başlatacaktır. AK Parti dindar
olsun olmasın herkesin temel ihtiyacının kendini gerçekleştirmek olduğunu görmezden gelir, bu yöndeki talepleri umursamaz
ise siyasette bir fetret döneminin başlaması kaçınılmaz olacaktır. Kopuşlar gerçekleşecek ve bu kopuşların bulandırdığı siyaset
suları öyle hemen durulmayacaktır. Hâlbuki şurası son derece net; insanın elinden, Allah’ın yaradılıştan tanıdığı hürriyet alınırsa,
sessiz, sözsüz, niteliksiz hatta kusursuz bir itaatkâr elde edersiniz.
AK Parti’deki oy kayıplarının birçok nedeni var. Kutuplaşmanın olup olmadığı ve nasıl olduğuna dair tartışmanın bile kutuplaşma
yaratabildiği bir siyasi iklimde en çok konuşulan konulardan biri üslup ve dil sorunudur; bunun çok önemli olduğunun
altını ısrarla çizmek gerekir. Özellikle gençlere karşı emredici, buyurgan bir dil kullanımı söz konusu. Ayrıca öğretmen, öğrenci
(üniversite öğrencisi) ve veli ayağı bulunan eğitimde ve onunla doğrudan bağlantılı olan kültürde yapılan yanlışlar veya ne
yapılacağının bilinmediği ciddi bir acemiliğin süreklilik kazanmasıdır. Son zamanlarda imar ve sağlam olmayan binalar yeniden
gündemde. AK Parti, sakinlerinin ihtiyaçlarından ziyade, piyasanın mantığıyla şekillenen, kamusal meselelerden çok bireysel ya
da tüzel çıkarlara cevap veren bir şehircilik anlayışına sahip oldu. Bu durum, devlet ve kamu görevlilerinin kenti yapılandırma ve
şekillendirme süreçlerinde öncekinden daha az role sahip olduğunu veya şehir sakinlerinin çıkarları yerine sermaye birikiminin
lehine hareket edildiğini göstermektedir. AK Parti devrindeki kentsel yenileme uygulamaları kamu ve özel sektör yararı dikkate
alınarak değerlendirildiğinde, uygulama alanı ve çevresinde kira ve satış değerlerinin yükseldiği görülürken, kentin düşük
gelirli ve dezavantajlı toplumsal grupları da bu rekabetçi gayrimenkul piyasası nedeniyle proje alanlarından dışlanmaktadır. Şurası
açık ki, yeni dönemdeki reform yahut yeniden yapılanma siyaseti karşılıklı anlayış, sağlam irade ve sürdürülebilir kurumlar
ekseninde şekillenmeli ve yeni dönemin kodlarının Türkiye’nin eski döneminin dili ile benzeşmemesine azami dikkat gösterilmelidir.
Aksi durumda çürük bir temel üzerine bina edilmiş gösterişli bir yapının akıbeti ile karşılaşmak işten bile olmayacaktır.
Yönetimin ya da herhangi bir İslâmî kurumun, kuruluşun, hareketin, hizmet grubunun en fazla hassas ve dikkatli davranması
gereken hususların başında, yakınlar konusunda adaletli olabilmek gelir. Emaneti yani kamu görevlerini ehil ve layık
olanlara vermek yerine yakınlara (akrabalara, hemşerilere, yandaşlara) vermek suretiyle adalet ve hakkaniyetten sapmak,
tarihte ve günümüzde en çok karşılaşılan zulüm ve haksızlık türüdür.
Müslümanlar olarak günümüz sosyal, siyasi ve ekonomik sorunlarına geçmişten hazır ekonomik ve siyasi çözümler bulabileceğimiz
hayallerinden vazgeçip, insanlığın aklı ve vicdanını tatmin edecek alternatif sosyal, siyasal ve ekonomik modelleri
üretmek zorundayız. Sorun basit bir kalkınma meselesi olmayıp, varlığa, mevcuda, İslâm dünyasının ve dünyanın genel anlamında
sorgulanmasını gerektiren bir esasa dairdir. Malik bin Nebi’nin; “Sadece geri kalmışlığın sebeplerini incelemeye karşı
değiliz, bu sebepleri en iyi şekilde de gizliyoruz ve çoğu zamanda onları değiştirmek yerine savunmak için ölmeye bile hazırız.”
şeklinde ifade ettiği gibi bu yanlışın içindeki Müslümanların varlığı devam ettikçe, içinde bulunduğumuz bu zillet de devam
edecektir.
Televizyon bilirkişilerinin iğvasına kapılmadan dinin ana kaynaklarını çok iyi bilen binlerce insan yetiştirmeye devam etmeliyiz.
Dünyayı kavrayan, Kur’an’ı ve sünneti tefekkür eden, yaşadığı şartların ilmihalini bilen dinamik bir birikime, bir kadroya
ihtiyaç var. Müfredat ne kadar mükemmel olursa olsun o müfredatı hayata taşıyacak kadrolar yetiştiremezsek istediğimiz
sonucu alamayız. Başkalarını tanımanın zekâsı ve kendini bilmenin bilgeliğiyle hareket edilmeli. Başkalarını yenmek kuvvetle
olabilir fakat heva ve heveslerini yenmek büyüklük ister.
Bu vesile ile Kurban bayramınızı tebrik ediyoruz, yeni sayımızda buluşmak temennisiyle
Umran

 

 

      Editör                                   Ağustos 2018, Sayı: 288, Sayfa: 1

24 Haziran seçimleri sonrasında ortaya çıkan tablo, yöneticileri ve kanaat önderlerini İslâmî bir yönetimin ana ilkeleri üzerinde bir kez daha ciddiyetle düşünerek, bu ilkeler ışığında, kendini muhasebeye çekmesini icbar ediyor. Her şeyden önce AK Parti açısından üst kademeler başta olmak üzere öz-eleştirel tavrın yerini üstenci buyurgan yönelimin alması son derece ciddibir sorundur. Hataların işaretlenmesi ve yanlışlardan dönülmesi adına eleştiri yapmaya gayret sarf eden kişilerin derhal türlü sıfatlarla mahkûm edilmesi kamusal tartışma imkânını engellemektedir. Taktik zaferlerden ziyade stratejik zaferler hedeflenmelidir. Bazı siyaset erkânının olayların ve haberlerin mahiyetini tam öğrenmeden, ileri geri açıklamalar yapması, suçlamalarda bulunması ve hakaret etmesi son derece yanlıştır. Siyasetçiler çok daha dikkatli olmalıdırlar ve şer ittifakı tarafından yürütülen gayri memnun üretmekle ilgili psikolojik harekâta katkıda bulunmamalıdırlar.

Sosyolojik savaş amaçlı 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı sarsıntıyla birlikte AK Parti’nin, kurulduğu günlerden bu yana iç içe geçmiş evreler olarak tabir edebileceğimiz ve içinde muhafazakâr demokratlık, medeniyet perspektifi ve hatta İslâmcılığı da katabileceğimiz ideolojik yönelimlerinde gerilemenin olduğu bir vakıa. Zaten darbe girişiminin ana hedefleri arasında, İslâm dininin halk, özellikle gençler üzerindeki etkisini kırmak, zayıflatmak, yayılmasını engellemek, dini hassasiyeti yüksek olan camia ve yapılara karşı büyük bir alerji, şüphe ve hatta düşmanlığın oluşmasını sağlamak, insanların birbirine olan güvenini yıkarak her türlü dayanışmayı engellemek, toplumu yığın haline çevirmek yer alıyordu. AK Parti’nin milliyetçi muhafazakâr bir partiye dönüşmesi, hak ve özgürlük taleplerini karşılamak bakımından kısırlaşması anlamına gelecektir. Bu da dezavantajlı kesimler başta olmak üzere hak ve özgürlük taleplerinde bulunacak olanların AK Parti’den kopmasına yol açacak, ardından bu kopuşlar bir fetret dönemi başlatacak. Çünkü belli değerlere gönül veren kesimlerin öyle ‘bundan koptum, şuna gidiyorum’ demesi kolayca gerçekleşmiyor.

Unutulmamalıdır ki AK Parti toplumun tüm kesimlerini kucaklamaya çalışarak, toplumsal talepleri dikkate alarak ve vesayet yapılarını gerileterek bu günlere ulaştı. Bu vasatta 3Y formülü yani yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele konusu etkili oldu; bu politikalarda önemli mesafeler kat edildi, zaaflı görünen yönler ise kısa zamanda elde edilen ahlaki meşruiyet sayesinde müsamaha ile karşılandı. Başka bir deyişle toplum yıllarca “yapmak istiyoruz ama yaptırmıyorlar” mesajını önemsedi, samimiyeti, gayreti, çabayı doğru okumuş ve partiye olan desteğini bu ahlaki meşruiyet üzerinden verdi. Hatta 2007 şartlarında, başörtüsü ve İmam Hatipler konusunda henüz ciddi adımların atılmadığı yıllarda şöyle bir husus dile getirilmişti: “AK Parti Müslümanların sabrına güveniyor.”

Bürokraside ve teşkilatlarda halktan kopukluk ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca buraya teşkilatların çalışmalarındaki isteksizlikler, menfaatlere dayalı iç çekişme, klikleşmeler vb. eklenebilir. Siyasal literatürde ‘nepotizm’ olarak daadlandırılan eş-dost-akraba kayırmacılık had safhadadır. Artık bu kesimlere yönetimin çeşitli kademelerinde liyakat ve ehliyet hilafına yer verilmesinin hiçbir izahı yoktur. Ankara’nın belirlediği adayların halkın ve teşkilat tercihlerinin önüne geçmesi; bazı bölgelerde halkın temsilcisi konumunda olmayan ya da kötü şöhretli adaylarda ısrar edilmesi AK Parti’nin bir türlü aşamadığı sorunların başındadır.

AK Parti, aradan geçen 16 yıllık süreç içerisinde, farklı iktidar varyasyonlarını deneyerek, sonuçta kendisini klasik ve geleneksel sağ kulvara yerleştiren bir istikrara ulaştı. AK Parti seçmeninin Recep Tayyip Erdoğan sonrası hakkında bir kaygısıve fikri olmadığı gibi, muhalif seçmen de umudunu büyük ölçüde Erdoğan sonrasına saklamakta. Bunun ise bir dip dalga yaratma kabiliyetinden yoksunluğu açıkça ortada. AK Parti şimdiye kadar kendisine gönül vermiş çevreleri temsil etmekten vaz geçip açığa düşürürse bu gerçekten bir boşluk oluşturacak, bu boşluk da bir fetret dönemi başlatacaktır. AK Parti dindar olsun olmasın herkesin temel ihtiyacının kendini gerçekleştirmek olduğunu görmezden gelir, bu yöndeki talepleri umursamaz ise siyasette bir fetret döneminin başlaması kaçınılmaz olacaktır. Kopuşlar gerçekleşecek ve bu kopuşların bulandırdığı siyaset suları öyle hemen durulmayacaktır. Hâlbuki şurası son derece net; insanın elinden, Allah’ın yaradılıştan tanıdığı hürriyet alınırsa,sessiz, sözsüz, niteliksiz hatta kusursuz bir itaatkâr elde edersiniz.

AK Parti’deki oy kayıplarının birçok nedeni var. Kutuplaşmanın olup olmadığı ve nasıl olduğuna dair tartışmanın bile kutuplaşma yaratabildiği bir siyasi iklimde en çok konuşulan konulardan biri üslup ve dil sorunudur; bunun çok önemli olduğunun altını ısrarla çizmek gerekir. Özellikle gençlere karşı emredici, buyurgan bir dil kullanımı söz konusu. Ayrıca öğretmen, öğrenci (üniversite öğrencisi) ve veli ayağı bulunan eğitimde ve onunla doğrudan bağlantılı olan kültürde yapılan yanlışlar veya ne yapılacağının bilinmediği ciddi bir acemiliğin süreklilik kazanmasıdır. Son zamanlarda imar ve sağlam olmayan binalar yeniden gündemde. AK Parti, sakinlerinin ihtiyaçlarından ziyade, piyasanın mantığıyla şekillenen, kamusal meselelerden çok bireysel ya da tüzel çıkarlara cevap veren bir şehircilik anlayışına sahip oldu. Bu durum, devlet ve kamu görevlilerinin kenti yapılandırma ve şekillendirme süreçlerinde öncekinden daha az role sahip olduğunu veya şehir sakinlerinin çıkarları yerine sermaye birikiminin lehine hareket edildiğini göstermektedir. AK Parti devrindeki kentsel yenileme uygulamaları kamu ve özel sektör yararı dikkate alınarak değerlendirildiğinde, uygulama alanı ve çevresinde kira ve satış değerlerinin yükseldiği görülürken, kentin düşük gelirli ve dezavantajlı toplumsal grupları da bu rekabetçi gayrimenkul piyasası nedeniyle proje alanlarından dışlanmaktadır. Şurası açık ki, yeni dönemdeki reform yahut yeniden yapılanma siyaseti karşılıklı anlayış, sağlam irade ve sürdürülebilir kurumlarekseninde şekillenmeli ve yeni dönemin kodlarının Türkiye’nin eski döneminin dili ile benzeşmemesine azami dikkat gösterilmelidir. Aksi durumda çürük bir temel üzerine bina edilmiş gösterişli bir yapının akıbeti ile karşılaşmak işten bile olmayacaktır.

Yönetimin ya da herhangi bir İslâmî kurumun, kuruluşun, hareketin, hizmet grubunun en fazla hassas ve dikkatli davranması gereken hususların başında, yakınlar konusunda adaletli olabilmek gelir. Emaneti yani kamu görevlerini ehil ve layık olanlara vermek yerine yakınlara (akrabalara, hemşerilere, yandaşlara) vermek suretiyle adalet ve hakkaniyetten sapmak, tarihte ve günümüzde en çok karşılaşılan zulüm ve haksızlık türüdür.

Müslümanlar olarak günümüz sosyal, siyasi ve ekonomik sorunlarına geçmişten hazır ekonomik ve siyasi çözümler bulabileceğimiz hayallerinden vazgeçip, insanlığın aklı ve vicdanını tatmin edecek alternatif sosyal, siyasal ve ekonomik modelleriüretmek zorundayız. Sorun basit bir kalkınma meselesi olmayıp, varlığa, mevcuda, İslâm dünyasının ve dünyanın genel anlamında sorgulanmasını gerektiren bir esasa dairdir. Malik bin Nebi’nin; “Sadece geri kalmışlığın sebeplerini incelemeye karşı değiliz, bu sebepleri en iyi şekilde de gizliyoruz ve çoğu zamanda onları değiştirmek yerine savunmak için ölmeye bile hazırız.” şeklinde ifade ettiği gibi bu yanlışın içindeki Müslümanların varlığı devam ettikçe, içinde bulunduğumuz bu zillet de devam edecektir.

Televizyon bilirkişilerinin iğvasına kapılmadan dinin ana kaynaklarını çok iyi bilen binlerce insan yetiştirmeye devam etmeliyiz. Dünyayı kavrayan, Kur’ân’ı ve sünneti tefekkür eden, yaşadığı şartların ilmihalini bilen dinamik bir birikime, bir kadroya ihtiyaç var. Müfredat ne kadar mükemmel olursa olsun o müfredatı hayata taşıyacak kadrolar yetiştiremezsek istediğimiz sonucu alamayız. Başkalarını tanımanın zekâsı ve kendini bilmenin bilgeliğiyle hareket edilmeli. Başkalarını yenmek kuvvetle olabilir fakat heva ve heveslerini yenmek büyüklük ister.

Bu vesile ile Kurban bayramınızı tebrik ediyoruz, yeni sayımızda buluşmak temennisiyle.

                                                                                 Umran


  • Sayı: 300
  • Sayı: 299
  • Sayı: 298
  • Sayı: 297
  • Sayı: 296
  • Sayı: 295
  • Sayı: 294
  • Sayı: 293
  • Sayı: 292
  • Sayı: 291
  • Sayı: 290
  • Sayı: 289